Seyit Onbaşı Hikayeleri

Cevapla
     
Kullanıcı avatarı
moments
Site Yöneticisi
Site Yöneticisi
Mesajlar: 5033
Kayıt: 14 Ağu 2008, 18:14
Konum: Almanya
İletişim:

Seyit Onbaşı Hikayeleri

Mesaj gönderen moments » 06 Eki 2008, 20:37

Seyit onbaşı Hikayeleri


Çanakkale önlerinde tarihte ender görülen bir muharebe cereyan etmekteydi. Bir yanda dünyanın en gelişmiş askeri vasıtalarına sahip ve sayıca çok kalabalık Batı ülkeleri, diğer tarafta vatanlarını müdafaa için cepheye koşup; düşmanın topuna, tüfeğine iman dolu göğsünü siper eden Mehmetçik...
Anadolu?nun cihangir ruhlu yiğitleri, şanlı fakat talihsiz devletlerinin elde kalan kısmını müdafaa için cansiperane vuruşmakta. Düşman zırhlılarının yağdırdığı güllelere, yaylım ateşe karşılık vermekte, düşmana adım attırmamaktadır.

Her hususu göz önünde bulundurduklarını zanneden ve hesaplarına göre en geç üç günde Çanakkaleyi aşacaklarını hesap eden düşmanlar yanıldıklarını acı bir şekilde görecek ve zelil bir halde kaçacaklardır Çanakkale önlerinden. Onlar kaçarken, geride Mehmetçiklerin kanları, canlan pahasına kazanıp evlatlarına ithaf ettikleri şanlı bir hatıra kalacaktır.

Çanakkale harbinde tarihlere şanla geçen kahramanlık tabloları çizilmiştir. İşte böyle tabloları çizenlerden birisi de Koca Seyyittir.

1889da Balıkesire bağlı Havran ilçesinin Çamlık köyünde dünyaya gelen Seyit, çocukluğundan itibaren gürbüz yapısı ve pehlivanlığıyla dikkatleri çekmiştir. Bu vasfından dolayıdır ki asker ocağında kendisine pehlivanlığına izafeten "Koca" lakabı verilmiş ve "Koca Seyyid" diye tanınmıştır.

1909da vatani vazifesine yapmak üzere askere giden Koca Seyit üç senelik asker iken 1912de Balkan harbi patlak vermiş, Seyit de birliğiyle birlikte savaşa katılmıştır. 1913te Balkan savaşının sona ermiş olmasına rağmen Seyit terhis edilmemiştir.

1914te Birinci dünya savaşı patlak verince Seyit de Çanakkalede topçu eri olarak vazife almıştı.

Çanakkale Boğazının Rumeli yakasında, Kilitbahir denilen mevkide 28 lik Mecidiye bataryasında Şeyitle birlikte kırk kişi vazifeliydi.

17 Mart 1915te Çanakkaledeki bütün birliklerde yoğun bir faaliyet görülmekteydi. Ertesi gün, düşmanın büyük bir hücuma geçeceği haber alınmıştı.

Seyit Onbaşının bataryasında da hazırlıklar tamamlanmış ve düşmanın taarruzu beklenmeye başlanmıştı.

18 Mart 1918de ilk önce Fransız daha sonra İngiliz zırhlıları Çanakkale boğazında görülmüşlerdi. Kıyılan yoğun top ateşine tutan düşman zırhlıları aynı şiddette karşı ateşle karşılaşınca duraklamışlar, fakat ateşlerini kesmemişlerdi.

Anadolu ve Rumeli kıyılarından ateş ve dumanlar göklere yükselmekteydi, düşman ateşi aralıksız devam ediyordu.

İngilizlerin en büyük savaş gemilerinden Queen Elizabeth ve Ocean zırhlıları Koca Seyitin bataryasının bulunduğu Kilitbahir önlerine gelmiş, kıyıyı top ateşine tutmuştu.

Ateş çemberi genişleye genişleye Koca Seyitin bataryasına ulaşmıştı. Bataryanın sağına soluna mermiler peşpeşe düşmeye başlamıştı. Durumun kritik oluşunu gören batarya komutanı "sığınağa!" emrini vermişti. Fakat batarya erleri sığınağa ulaşmadan müthiş bir gürültü kopmuş, sanki yer yerinden oynamıştı. Koca Seyit de o gürültüden sonrasını hatırlamıyordu. Düşman gemilerinden atılan bir mermi cephaneliğe isabet etmiş, cephanelik havaya uçmuştu.

Bataryadaki erlerden on dördü şehit olmuş, yirmi dördü ise yaralanmıştı. Sadece Seyit ile Ali isimli arkadaşı yara almadan kurtulmuşlardı.

Sağlık erlerinin müdahalesiyle kendine gelen Seyit gözlerini açınca etrafta şehit olan arkadaşlarının cesetlerim görmüş ve arkadaşlarından durumu öğrenmişti. Bataryada ikisinden başka kimse kalmamıştı.

Bataryanın toplarından ikisi toprağa gömülmüş ve kullanılmaz hale gelmişti. Sadece bir tanesi kullanılabilir haldeydi. Onun da vinci kırılmıştı.

Koca Seyit, bir denizde hâlâ ateş püsküren düşman zırhlısına bir yerde yatan şehitlere bir de topa bakmış ve büyük bir hırsla her biri 215 okka (276 kilo) ağırlığındaki mermilere yönelmişti. Arkadaşı Niğdeli Ali şaşırmıştı, Koca Seyit ne yapmak istiyordu. Seyit, şaşkın şaşkın kendisine bakan arkadaşına "yardım et de mermiyi yükleneyim" demiş, ardından da "Ya Allah" diyerek koca mermiyi kavramış ve Alinin yardımıyla sırtlamıştı. 276 kiloluk yüküyle 28lik topun altı basamağını çıkan Koca Seyit mermiyi topun ağzına yerleştirmeyi başarmıştı. İmanın hem nur hem de kuvvet olduğunu göstermişti Koca Seyit. Bu hakikati bütün dünyaya ilan edecekti. Şimdi bütün dikkatini vermiş önünde canavar gibi duran Oceanın üzerine çevirmişti topun namlusunu. Hedefi iyice tespit edip nişanının doğru olduğuna kanaat getirdikten sonra "Ya Allah, bismillah!" diyerek topu ateşlemişti. Topun gürlemesiyle birlikte karşıdaki düşman gemisinden yoğun siyah bir duman yükselmişti. Anında yalpalamaya başlamıştı. Koca gemi isabet almıştı. Gemi personelinin sesleri kıyıdan duyuluyordu. Vurmuştu Koca Seyit, koca kefere gemisini. Ve mağrur düşmanın koca gemisi batacaktı.

Düşmanlar Mecidiye bataryasının saf dışı edildiğini zannetmekteydiler. Kilitbahir cephesindeki komutanlar da aynı kanaate varmışlardı. Fakat Mecidiye bataryasından ateşlenen bir top düşman gemisini batırmıştı işte.

Batarya komutanı Hilmi Bey derhal Mecidiye bataryasına koşmuş ve topu Seyitle arkadaşının ateşlediğini öğrenmişti. Hemen oracıkta onbaşı rütbesini takmıştı Seyite. Komutanlar takdirlerini bildirmekteydi. Seyit ise Anadolu insanının tevazuu ile kızarmakta ve "fazla bir şey yapmadığını, sadece arkadaşlarının intikamını aldığını" söylemekteydi. "Nasıl yaptın?" sualine ise şu cevabı veriyordu. "Cenab-ı Hakkın yardımıyla."

Koca Seyitin Oceanı batırışı bir anda her tarafa yayılmıştı. Mehmetçik taze moralle düşmanı şiddetli top ateşine tutmuştu. Gün batımına kadar devam eden şiddetli savaşta düşman perişan edilmişti. Düşman Çanakkaleyi geçememişti. Geçemeyecekti de...

Çanakkale kahramanlarından Koca Seyit 1918de terhis edilmişti. Köyüne dönen Seyit geçimini temin için çalışmaya başlamıştı. Fakat hain gözler cennet vatanın üzerinde olunca rahatlık yoktu.

Düşmanların hücumları bitmiyordu. Daha düne kadar Osmanlı devletine bağlı olan "uşak tabiatlı" Yunanlılar 15 Mayıs 1919da İzmiri, 28 Mayıs 1919da da Ayvalık ve Edremiti işgal etmişti. Vatan istila altındaydı, Çanakkalenin şanlı gazisi Seyit onbaşı durabilir miydi? Durmadı ve işgal haberini alır almaz cepheye koştu.

Yazının devamını www.kalemingolgesi.com adresinde okuyabilirsiniz.


Karış karış vatanını müdafaa eden yediden yetmişe Anadolu insanıyla omuz omuza verip vuruşuyordu. Koca Seyit, Ordunun 26 Ağustos 1922de başlattığı büyük taarruza da iştirak etmiş ve 28 Ağustosta cereyan eden muharebede iki yerinden yaralanmıştı. Büyük zaferin kazanıldığını hastanede yatarken öğrenmişti Koca Seyyit. Dünyalar kendisinin olmuştu. Artık asırlardır olduğu gibi şanlı bayrağı semalarda hür olarak dalgalanacak, Ezan-ı Muhammedi vatan semalarından eksik olmayacaktı.

Savaşın kazanılmasından sonra mütevazı hayatını devam ettirmişti. Koca Seyyid, fakirdi, çoluk çocuğunun geçimini sağlamak için binbir meşakkatle dağdan odun getiriyor, odun kömürü yapıp satıyordu.

Koca gazinin madalyası bile yoktu. O da "müracaat et sana madalya versinler, maaş bağlasınlar" diyenlere, "Biz madalya için, maaş için dövüşmedik. Ya şehid olacağız ya gazi dedik. Ücretini Cenab-ı Allahtan bekledik ve Rabbim bize gazilik rütbesini nasib etti" demiştir.

1939 yılının Aralık ayında vefat eden Koca Seyit geride maddî hiç bir servet bırakmamıştı. Madde bakımından belki dünyanın en fakir insanıydı, fakat, şanlı tarihe malolan şanlı hatıralar bırakmıştı.




Anı:
Tüm siperlerde amansızca savaşan anzaklar ve türkler arasında bir genç anzaklı siperden
fırlayınca vuruluyor ve ağır biçimde yaralanıyor. Yaralanan anzak askeri çok acı bir biçimde top tüfek şarapnel sesleri arasında sesi çok acı duyuluyor. Bu duruma dayanamayan Türk genci onca bombanın kurşunun arasından siperinden fırlıyor. Ve o gence doğru durmadan hızlıca koşuyor. O Kahraman Türk askerini vurmak isteyen anzaklar başka Anzak arkadaşları başına silah dayararak ateş edersen vururum diyor.
Ve bir anda silahlar onar metre sıra ile devamlı kesiliyor. Ve bir tek ne silah ne top ne
başka bir ses duyuluyor. Kahraman askerimiz yaralı bağıran Anzak askerini usulca iki siper ortasından kaldırıyor. Ve Onu anzakların revirine kadar getiriyor. ve o Anzak gencini öpüyor. Sonra tekrar Türk siperine dönüyor. Ve savaş yeniden başlıyor.



Anı:
İngilizlerin en büyük savaş gemilerinden Queen Elizabeth ve Ocean zırhlıları Koca Seyit?in bataryasının bulunduğu Kilitbahir önlerine gelmiş, kıyıyı top ateşine tutmuştu.

Ateş çemberi genişleye genişleye Koca Seyit?in bataryasına ulaşmıştı. Bataryanın sağına soluna mermiler peşpeşe düşmeye başlamıştı. Durumun kritik oluşunu gören batarya komutanı ?sığınağa!? emrini vermişti. Fakat batarya e rleri sığınağa ulaşmadan müthiş bir gürültü kopmuş, sanki yer yerinden oynamıştı. Koca Seyit de o gürültüden sonrasını hatırlamıyordu. Düşman gemilerinden atılan bir mermi cephaneliğe isabet etmiş, cephanelik havaya uçmuştu.

Bataryadaki erlerden on dördü şehit olmuş, yirmi dördü ise yaralanmıştı. Sadece Seyit ile Ali isimli arkadaşı yara almadan kurtulmuşlardı.

Sağlık erlerinin müdahelesiyle kendine gelen Seyit gözlerini açınca etrafta şehit olan arkadaşlarının cesetlerim görmüş ve arkadaşlarından durumu öğrenmişti. Bataryada ikisinden başka kimse kalmamıştı.

Bataryanın toplarından ikisi toprağa gömülmüş ve kullanılmaz hale gelmişti. Sadece bir tanesi kullanılabilir haldeydi. Onun da vinci kırılmıştı.

Koca Seyit, bir denizde hâlâ ateş püsküren düşman zırhlısına bir yerde yatan şehitlere bir de topa bakmış ve büyük bir hırsla her biri 215 okka (276 kilo) ağırlığındaki mermilere yönelmişti. Arkadaşı Niğdeli Ali şaşırmıştı, Koca Seyit ne yapmak istiyordu. Seyit, şaşkın şaşkın kendisine bakan arkadaşına ?yardım et de mermiyi yükleneyim? demiş, ardından da ?Ya Allah? diyerek koca mermiyi kavramış ve Ali?nin yardımıyla sırtlamıştı. 276 kiloluk yüküyle 28lik topun altı basamağını çıkan Koca Seyit mermiyi topun ağzına yerleştirmeyi başarmıştı. İmanın hem nur hem de kuvvet olduğunu göstermişti Koca Seyyit. Bu hakikati bütün dünyaya ilan edecekti. Şimdi bütün dikkatini vermiş önünde canavar gibi duran Ocean?ın üzerine çevirmişti topun namlusunu. Hedefi iyice tesbit edip nişanının doğru olduğuna kanaat ge tirdikten sonra ?Ya Allah, bismillah!? diyerek topu ateşlemişti. Topun gürlemesiyle birlikte karşıdaki düşman gemisinden yoğun siyah bir duman yükselmişti. Anında yalpalamaya başlamıştı. Koca gemi isabet almıştı. Gemi personelinin sesleri kıyıdan duyuluyordu. Vurmuştu Koca Seyit, koca kefere gemisini. Ve mağrur düşmanın koca gemisi batacaktı.

Düşmanlar Mecidiye bataryasının safdışı edildiğini zannetmekteydiler. Kilitbahir cephesindeki komutanlar da aynı kanaate varmışlardı. Fakat Mecidiye bataryasından ateşlenen bir top düşman gemisini batırmıştı işte.

Batarya komutanı Hilmi Bey derhal Mecidiye bataryasına koşmuş ve topu Seyitle arkadaşının ateşlediğini öğrenmişti. Hemen oracıkta onbaşı rütbesini takmıştı Seyit?e. Komutanlar takdirlerini bildirmekteydi.Batarya Komutanı Hilmi Bey ?ne istersin Seyyid? dediğinde ??Kumandanım tayınım az geliyor iki tayın isterim? demiş, fakat ikinci yemekte ??arkadaşlarım bir tayın alırken ben iki tayın alamam? diye hakkından feragat etmiştir.

?Nasıl yaptın?? sualine ise şu cevabı veriyordu. ?Cenb-ı Hakkın yardımıyla.?



Anı:
Yüz binlerce vatan evladının şehit düştüğü Çanakkale Savaşı, Anadolu?nun her köyünde ayrı bir destan olarak yaşıyor.

Kastamonu?nun Güzlük köyünden 40 yiğit de cepheye koşarak, destansı mücadelede yerlerini almış. Bunlardan 36?sı şehadet mertebesine ulaşmış. Gazi olarak geriye dönenlerin sayısı ise sadece 4. Osmanlı arşivlerinde Çanakkale?de en fazla şehit veren köy olarak geçen Güzlük, şimdi bununla övünüyor.

Köyün en yaşlısı Hasan Kanatlı, o yılları, ?Köyde erkek kalmadığı için her işi kadınlar görürdü. Ölen yaşlıların cenazelerini kadınlar kaldırır, hayvan kesilmesi gerektiğinde yine bıçağı kadınlar eline alırdı. Nasıl kesileceğini bilmediklerinden hayvan çok acı çekerdi.? diye anlatıyor. Kanatlı?nın, annesinden dinlediği kadarıyla, bir ağustos ayında zaptiyeler seferberlik ilan edildiğini söyleyip eli silah tutan bütün erkekleri askere almış. Hep birlikte köyün camisinde kılınan namazın ardından yapılan dua ile sefere çıkılmış.

27 köyden toplanan askerler önce Türbeli köyünde 15 günlük eğitime tabi tu-tulur. Ardından Çanakkale?ye götürülür. Hasan amca uğurlamayı anasından dinlemiş; ama sonraki sıkıntı, çile dolu günleri en ağır şekilde yaşayanlardan. Kıtlık yıllarında bir dilim ekmeğe hasret kalmışlar.

Şehitlerden bazılarının çocukları şimdi 80-90 yaşında. Çanakkale?den dönenlerden Aziz Onbaşı?nın oğlu Mehmet amca, ?40 kişi gitmişler.? diyor ve ekliyor: ?Bunlar arasından dönebilenler ise babamla birlikte Ali Çavuş, Topuz Mehmet ve Topal İsmail.? Şaban Kanatlı ile Kamil Karayer?in dedeleri de 18 yıl boyunca cepheden cepheye koşarak savaştıktan sonra gazi olarak köye dönenlerden. Askere gittikten bir süre sonra Balkan Harbi başlamış. Harbin bitmesinden sonra terhis olmadan Çanakkale cephesine geçmiş.

İngilizlere esir düşmüş. Köyüne gelirken yolda karşılaştığı genç bir kıza ?Kimin kızısın?? diye sorması, geride bıraktığı yılları da ortaya koymuş. Sorunun cevabından kendi çocuğu olduğunu anladığında sarılmışlar birbirlerine. Baba-kız ilk defa orada karşılaşmış. Mehmet Yaltıraklı belki de köyün en şanslılarındandı. Çünkü babası Aziz Onbaşı, Çanakkale?ye 40 arkadaşıyla gidip geri dönmeyi başarabilmiş dört kişiden biri. 82 yaşındaki Mehmet amca, 14 sene askerlik yapan gazi babasının 1963 yılında vefat ettiğini anlatıyor.

Resul Çuvalcı da babası dönebilenlerden . Önce Balkan Savaşı?na arkasından da Çanakkale Harbi?ne katılır. İngiliz gemisi ?yarım dünya?nın batışı sırasında oradaymış ve geminin batmasının bir saat sürdüğü anlatılırmış. Birinci Cihan Harbi bittiğinde köye döner, ancak Kurtuluş Savaşı başladığında yeniden cepheye koşar Resul amcanın babası. İnönü savaşlarına katılır, Sakarya?da yaralanır. Ilgaz?da olduğu haberi gelince, anası gidip alır yaralı vaziyetteki babasını. Kastamonu?nun Araç ilçesi Birinci Dünya ve Kurtuluş savaşlarında en fazla katılımın ve en fazla şehidin verildiği yerlerden. Bu sebeple Araç?taki askerlik şubesine bir anıt yaptırılmış. Çanakkale?de verilen kayıplarla ilgili tam bir bilgiye ulaşamadıklarından Kurtuluş Savaşı?nda verilen şehitlerin isimleri yazılmış anıta.

BİR ANI



Tüfeğin ?icat? olduğu zamandan buyana bilinen ?tüfek oyunları?ndan birini Çanakkale?de düşman askerleri, siperlerden çekilirlerken yaptılar. Siperleri boşaltıp gittikleri belli olmasın diye siperlere, tetiklerine bağladıkları düzeneklerle ateş eden yüzlerce tüfek hazırladılar. Bu düzenekler kum ya da suyla çalışıyordu. Damlayan suyun ya da akan kumun etkisiyle tetiğe ağırlık biniyor ve tetik düşüyordu. Müttefik ordusu kaçtıktan sonra siperlere giren askerlerimiz bu tüfekleri buldular. Yoktan var ederek savaşan Türk ordusu için bu tüfekler bir ganimetti ve tek tek zimmete geçirildi. Tüfeğin üstüne, savaşta ele geçirildiğini belirten şu sözü yazmayı da unutmadılar:
?İğtinam olunmuştur?.



O sırada Faysal, Şam?da Cemal Paşa?nın himayesindeydi. Ama işin aslı babasına karşı bir tür rehine gibi tutulmaktaydı.
Faysal?ın babası, İttihat ve Terakki Partisi tarafından Mekke Şerifi olarak atanan Hüseyin?dir. Osmanlı?nın Araplar?a para ve silah verdiğini pek çok kaynak yazar. Cemal Paşa da Faysal?ın Arap güçleriyle kendisine katılacağını, düşlüyor ve bunları Faysal?a da açıkça söylüyordu. Kimbilir böyle bir konuşma sonunda Faysal?a bu tüfeği armağan etmiştir. Paşa, Çanakkale?de din kardeşleri tarafından ganimet olarak alınmış bir İngiliz SMLE (Short Magazine Lee Enfield) tüfeğini taşımaktan Faysal?ın gurur duyacağını düşünmüş olabilir.
Faysal, bir süre sonra Mekke?ye babasının yanına dönme fırsatını buldu. Mekke Şerifi Hüseyin, o sıralar Osmanlı?ya karşı Arap isyanına hazırlanmaktaydı. Faysal geldiğinde büyük Arap isyanı yalnızca bir kıvılcım bekliyordu.
O kıvılcım, Faysal?a armağan edilen bu silahtan çıktı; Mekke?deki Osmanlı Garnizonu?na atılan ve isyanı simgesel olarak başlatan ilk kurşun Şerif Hüseyin?in tarafından kullanılan bu tüfekten ateşlendi.
Tüfeğin öyküsü burada bitmediği gibi daha da karmaşıklaşıyor. Bu tüfeğin öyküsünü izlerken, ünlü İngiliz casusu Arabistanlı Lawrence?la karşılaşıyoruz. Faysal Ekim 1916?da Thomas Edward Lawrence ile tanıştı ve onu kendine danışman yaptı. Bu görevlendirmenin bir nişanı olarak o tüfeği Lawrence?a hediye etti. T. E. Lawrence?in şanlı tüfeğin tarihsel, ulusal, dramatik ve psikolojik öneminin ayırdına varmaması olanaksızdı kuşkusuz.



Tüfeği hemen sahiplendi ve üzerine adının baş harflerini ve armağan tarihini kazıdı:
?T.E.L 4.12.16?
Lawrence, iki yıl kullandı bu silahı. Başlangıçta, Suriye?de, Ürdün?de öldürdüğü her Türk askeri için bir çentik attı tüfeğe.
Sonra, öldürdüklerinin sayısı o denli arttı ki Lawrence çentik atmaktan vazgeçti. 1 Ekim 1918?de Şam?a girdiğinde bu tüfek elindeydi.
Lawrence tüfeği İngiltere?ye getirip İngiliz Kralı 5?inci George?a armağan etti. Bu tüfek şimdi Kra- liyet Savaş Müzesi?ndedir.


Evet öykü burada bitiyor. Hepsi bir yana da, bir tek çentikler takıldı aklıma:
Birinci çentik acaba köyünden ilk kez askerlik için çıkmış, eline kız eli değmemiş 20 yaşında Erzurumlu bir genç miydi?
İkinci çentik, babası Balkan Savaşı?nda öldüğü için erken evlendirilen 22 yaşında iki çocuklu Memet miydi, Artvinli?
Üçüncüsü, belki, hukuk fakültesi?indeki tahsilini yarıda bırakıp cepheye giden İstanbullu genç bir mülazımdı.
Belki dördüncüsü Bingöl?de bir çobandı. Askere alınana değin vatan deyince aklına bu kum cehennemi hiç gelmiyordu.
Ve beşinci çentik, Anadolu?nun bilinmeyen bir köyündendi, peygamberinin topraklarını korumayı nasip ettiği için yüce Tanrı?sına şükrediyordu dualarında. Kim bilir?
Ve… Birgün herkes ɑnlɑr, sevdiğinin kıymetini… Amɑ gidince, Amɑ bitince, Amɑ ölünce… Kısɑcɑ; İş işten geçince!

çelik kapı çeyiz

Cevapla

Sosyal Medya'da Paylaş

     

“Öyküler / Denemeler / Hikayeler” sayfasına dön

Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 3 misafir